Salı , Eylül 27 2022

Kamu Emekçileri Sendikalarının Çıkmazları

02.12.2005

Kamu emekçileri sendikalarının 15 yıllık öyküsü, ‘sendikacılık nasıl yapılmamalı’yı herkese öğretmiştir sanıyorum. Ancak öğrenmek istemeyenler ve bilmezden gelenler çoğunlukta. Memur sendikalarının kurulma aşamasında “işçi sendikaları varken buna gerek olmadığını, mevcut işçi sendikaları içinde örgütlenebileceklerini ve güçlerini birleştireceklerini” söyleyen işçi sendikacılarına kulak verilmemişti. Yani, hem 657 sayılı yasaya bağlı kalınacak, hem de sendikal haklar alınacak vehmiyle davranıldı, dolayısıyla bu doku baştan yanlış örülmüştü.

Buna rağmen, 90’lı yılların ortalarında işçi sendikalarının durumu içler acısıyken, kamu emekçileri sendikaları hak ve özgürlükler mücadelesi alanında kararlı ve azimli duruşlarıyla tarihe geçen eylemler gerçekleştirdiler. Bu eylemlerin ardından gelen süreçte, herkes mücadelenin daha da yükselen, dikey bir çizgide gideceğini zannederken, önce yatay, sonra aşağı doğru bir çizgi seyretmeye başlamıştı. Görünmez bir güç, KESK’in üzerine adeta ölü toprağı serpiyordu. Bu olanlara bir anlam verebilmek ise güçtü. (Söz ettiğim dönem, Siyami Erdem döneminden günümüze kadar uzanan dönemdir). KESK’e bağlı sendikalar o kaya gibi mücadele günlerinden sonra, yavaş yavaş muhallebi kıvamına geliyorlardı ve bunun mantıklı bir açıklaması yokmuş gibi görünüyordu.

Oysa bu meselenin bir gizi yoktu, sadece sendikacılıkla, particiliği-fraksiyonculuğu aynı şey zanneden zihniyetin kurbanı oluyorduk. Birilerinin aşiret-tarikat müridi zihniyetiyle emekçilerin mücadelesini kendi küçük politik çıkarları uğruna çar çur etmesinden başka bir şey değildi yaşananlar. Daha açık söylersem, 97-98’de yapılan sendika seçimlerinde ister şubeler, ister genel merkez olsun yönetime gelenler başlıca iki siyasi çizginin kadrolarıydı; ÖDP(Özür Dilerim Partisi) ve EMEP(Emekliler Partisi).

Bunlar, sendikal mücadelenin içinde kendi seslerini duyurmaya ve kitleyi kendi saflarına(safları varmış gibi) çekmeye çabalarken, kazanılmış olan tabanın erimesine sebep oldular. Ama umurlarında mı? Varsa yoksa kendi particikleri, kendi grup çıkarları. Kamu emekçilerinin hâli dumanmış, hiç önemli değil. Çalışanların haklarıyla ilgili mücadele veriyor görünürken asıl hedef kendi sloganlarını duyurmak ve seslerini yükseltmekti. Bundan ötürü geniş emekçi kitlelerini sendikalara çekemediler, katılanların birçoğu da umutsuzluğa kapılarak ayrıldı. Örneğin, çalışanların özlük hakları konusunda bile dişe dokunur hiç bir şey elde edilemezken, boylarından büyük laflar ederek kolaycılığa başvurdular. Dolayısıyla inandırıcı olmakta da zorlandılar, şu geçen 15 yılda elde avuçta hiç bir şey yok, ömrümüzün naçar ve nafile geçmesinin sebebidirler.

Özellikle ÖDP’liler, bu ülkede muhalif hareketin ve emek mücadelesinin içeriğini boşaltma misyonunu en iyi KESK aracılığıyla yerine getirmiş oldu. Onların oligarşiye nasıl bir diyet borçları olduğunu bilmiyoruz, kendileri biliyordur herhalde. Bu sorunun kökenini, Gorbaçov’un Perestroyka politikasına kadar uzandığını göstermek ise, ayrı bir yazı konusu. Ulusal burjuvaziyle uzlaşmak, emek mücadelesini sınıfsal kökeninden koparmak ve pop solculuk yapmak için kurulmuş olan sol(!) partiler olduğunu herkes adı gibi biliyor. Onların sendikal mücadeleyi de kendi partilerine benzetmesi çok zaman almadı.

EMEP’liler de, bu güce ortak olma adına ÖDP’lilerle danışıklı dövüştüler adeta. Sendika sanki kendi mallarıydı, yağma Hasan’ın böreğiydi, orada kimsenin söz hakkı bile yoktu, siyasi tercihler emek kavgasının önüne geçiriliyordu. Ekonomik demokratik mücadele verdiğini iddia edenlerin örgüt içi demokrasiyi hakkınca çalıştırdığını söz etmek haksızlık olur.

Sami Evren döneminde de, hamasî nutuklarla, içeriği boş lafazanlıklarla günü kurtarma politikası güdüldü, ancak ciddi anlamda hiçbir kazanım kaydedilemedi. Sendikal eylem ve mücadele, okullardaki eğitici kol faaliyetleri gibi bir sosyalleşme çabasına benzeşmeye başlamıştı. 23 Nisan’ı kutlar gibi bir şeyler yapılıyor, dostlar düşmanlar alışverişte görüyordu.

Gelelim “ana dilde eğitim” konusuna, bu ülkede eğitim var mı ki, ana dilde eğitimin bir anlamı olsun? Öncelikle eğitim kurumunun sorunları yoluna konulur, ardından bir silsile takip edilerek çözme yollarına gidilir. Hâlâ, zorunlu din derslerine karşı bile bir şey yapamamış(pek de sorun olarak görmemiş) bir sendikanın ana dil konusuna gücü yetebilir mi ve ciddiye alınması mümkün olabilir mi sizce? Eğitim emekçilerinin hakları konusunda hangi kazanım elde edilebilmiş ve güçlenilmiş ki, ana dilde eğitimi savunacak gücü ve kararlılığı kendilerinde bulabilmişler?

Hiç kuşkusuz, ilkesel anlamda ve insan hakları açısından ana dilde eğitimi savunmalıyız. Nasıl ki, komşu ülkelerdeki Türklerin Türkçe eğitim hakkını savunmalıysak, bu ülkede azınlıkların da ana dilde eğitim hakkını görmezlikten gelemeyiz. Ancak, sorunun siyasal çözümünü irdelemeyen, ayağı yere basmayan retorikler samimi bulunamaz ve demogojiden de öteye yol alınamaz. Yol alınamayacağı için de çok kolay çark edilebilir, tükürülenler yalanır.

Bu papuçun çok pahalı olduğunu görerek tüzük değişikliği kararını alan Eğitim-Sen’in genel başkanı Alaattin Dinçer’in o günlerde basına yansıyan demecini hatırlamayan yoktur; “…bizim Cumhuriyetin temel değerleriyle ve ilkeleriyle bir sorunumuz yoktur”.

Madem üniter devleti savunuyorsunuz, o halde neden ana dilde eğitim lafını ağzınıza sakız edip on binlerce insanı Ankara’da boş yere sokağa döktünüz? İnsanlarla alay mı ediyorsunuz, başka bir niyetiniz var da bunu göremeyecek kadar zeki değil miyiz? Siyaset mi bilmiyorsunuz, yoksa yurttaşlık bilgisi dersine öğrenciyken hiç çalışmadınız mı? Mantık dersinden hep ikmale mi kalmıştınız?

Bildiğim kadarıyla(eksik bilgim olabileceği ihtimaliyle), ana dilde eğitimi hakkıyla gerçekleştirmiş iki ülke sayabilirim, biri Tito dönemi Yugoslavya’sı, diğeri İsviçre. Üniter devleti savunan Dinçer ve hempaları, aynı zamanda ana dilde eğitimi hangi akla hizmetle savunabiliyor? Eğer, İsviçre gibi kantonlara ayrılmamız istenmiyorsa, düşünülmüyorsa, ulus devlet modeli devam ederken bu nasıl gerçekleşebilir, bir zahmet açıklayabilir mi? Kendisi bu ülkeyi yöneten birisi olsaydı bunu nasıl yapmayı planlardı? Bu olguları ikisi bir arada şampuan mı sanıyor? Bazı kimyasalların asla bir araya getirilmemesi kuralını unutmuşlar mı acaba?

Pekâlâ, kitleler bir hezeyanın peşinden nasıl koşturulur, bunu nasıl başardınız? Bunu gerçekleştirdiğiniz için oligarşi sizi tebrik etmeli, tıpkı Ecevit gibi sanrılar üzerinden siyaset yaparak, toplumu uyutmayı ve zaman kaybettirmeyi başarıyorsunuz. Hezeyan siyasetini ve sendikacılığını bu topraklara armağan etmiş büyükleriniz vardı ne de olsa.

İşte bu uçuk kaçık tutumlardan, lafı uzun aklı kısa siyasetlerden ötürü Eğitim-Sen bölündü ve Kemalist kanat da Eğitim-İş’i kurarak yolunu ayırdı. Kimseye kızmaya hakkınız yok, kabahatli sizsiniz, bir avuç kitleyi elinde tutamayıp kaybedenler, kaz çobanlığını bile beceremezler. Bu işler okulda sınıf başkanlığı yapmaya benzemiyor. Kaygan bir ülke zemininde ayakta durmayı kolay mı zannettiniz? Kolay mı zannettiniz, insanların kayıtsız şartsız bir örgütsel yapıda ilelebet sabır taşı gibi duracaklarını? Her şeyi yeni baştan öğrenin hocam, bildiğiniz tek şey aslında hiçbir şey bilmediğiniz olmalı ki, hayat denilen o gaddar öğretmenden bir şeyler öğrenebilesiniz, yoksa bu okulun kahrolası yolları yürümekle bitmiyor.

Durum böyleyken, 24 Kasım’ın ardından yapılan eylemde Başkent’te 300 öğretmeni zor toplayabilen Eğitim-Sen’in üyelerini polis dayaktan geçirdi. Bugüne değin sendika tabanının enerjisi ve umutları çar çur edilmemiş olsaydı, polis şehir girişinde otobüsleri durdurabilecek gücü ve şiddet uygulama cüretini kendinde bulabilir miydi?

“Biz şöyle mücadele verdik, şunu yaptık, bunu dedik” övünmelerinin ve savunmalarının kendimizi kandırmak olduğunu pekâlâ biliyorsunuz. Kabahat her zaman karşımızdakinde mi, yoksa bizim de hasımlarımızın ekmeğine yağ ve bal süren tutumlarımızda mı? İnsan çoğu zaman kendinin düşmanı mı acaba, ne dersiniz? O muhteşem ve rasyonel paradigmalarınız gerçekliğin karşısında neden iflas ediyor hiç düşündünüz mü?

Ezberci eğitime/eğitimciliğe hayır hocam!

Hüseyin KAPLAN

Hakkında Hüseyin Kaplan

Buna da göz atabilirsiniz

Neşe Düzel, Neyi Düzeltir?

12 Aralık 2004 Doğan Medya, yine çok tartışılacak bir haber-röportaja imza attı. Neşe Düzel, Radikal’de(6 …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.